Kırklareli, elinde bulundurduğu teknolojik ve sanayi ile ilgili aletlerle beraber gelişmeyi hızlandırdı. Avrupa’da sanayinin gelişmesi ile ortaya çıkan toplumsal sorunlarla yüzleşerek bu sorunların çözümü için sosyolojik çözümlemeler geliştiren ilk kişi Claude Henri de SaintSimon’dur. Her bakımdan tartışmalı bir figür ve döneminde büyük bir etki sahibi olan Saint-Simon sürükleyici, coşkun ve parlak kişiliği ile ismini koyamasa da sosyolojinin başlatıcısı olmuştur. Karmaşık bir geçiş çağının filozofu Saint-Simon’a göre bilimin temel görevi kaçınılmaz ve mutlak olan ilerlemenin, sosyal gelişmenin ve evrimin kanunlarını keşfetmektir. Bu ilerleme çerçevesinde, Saint-Simon, birbirini takip eden çağların temel sistemlerini inceleyerek insanın sosyal gelişmesinin kanunlarını keşfetmeye soyunmuştur. Böylece yeni kurulan sanayi toplumuna bilimsel bir yol çizmeyi hedeflemektedir.

Saint-Simon çağın düzensizliklerine bir cevap olabileceğini düşündüğü ve “insan bilimi” ya da “özgürlük bilimi” dediği bu yeni bilimi (daha sonra öğrencisi Comte’un adını koyacağı sosyolojiyi) bir din gibi formüle etmiştir. Daha doğrusu dinin yerini almasını arzulamıştır. Saint-Simon bunun Yeni Çağ’ın toplumsal yapısına uygun olacağına inanmaktaydı. Ona göre eğer devrimler (Fransız ve Sanayi) etkili olacaklarsa bir felsefi düşünce etrafında toplumu yeniden kurmalıydılar. Bu düşünce, aslında iki devrimi (Rönesans ve Reform) tamamlayan Aydınlanma’nın toplum felsefesinin yeni bir kalıpta yeniden ifade edilmesinden başka bir şey değildir.

Çağdaşı İngiliz liberal ekonomi politikçilerinden etkilenen Saint-Simon’a göre ekonomik yapı, sosyal düzen üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Ona göre sanayiyi keşfeden Avrupa, toplumsal gelişimin en yüksek aşamasına ulaşmıştır. Zira sanayi, toplumun ana görevi olan üretimi artırmak ve toplumsal ihtiyaçları daha rahat ve daha fazla gidermek üzere geliştirilebilecek en ileri üretim düzenini sağlamaktadır. Sanayi ile birlikte diğer üretim biçimleri tamamen ortadan kalkmasa bile kendisini ona göre yeniden şekillendirmek zorunda kalmıştır.

Dünya tarihini üretimin tarihi olarak gören Saint-Simon’un bu bakışını onun burjuvaziye ve sanayiye olan saplantılı sevgisinin bir mahsulü sayabiliriz. Ancak yine de dönemin ruhunu yansıtması açısından önemlidir. Ona göre toplumların gelişmişlik düzeyleri üretimlerinin gelişmişlik düzeyiyle ortaya çıkmaktadır. Böyle olunca sanayi toplumu gelişmişlikte zirvede yer almaktaydı. Bu düşünceleri ile Saint-Simon, aslında feodal aristokrat sınıfla sanayici burjuva sınıf arasındaki çatışmalara ve burjuvazinin zaferine felsefi bir zemin sağlamaktadır. Diğer taraftan da değişik toplum tiplerini tanımlamakta ve modern toplum biçimini tarihin gördüğü en mükemmel toplum tipi olarak kayda geçirmekteydi: karmaşık ve üretken.

Hegel ile aynı dönemde yaşayan Saint-Simon onunla benzer bir tarihsel gelişme anlayışına dayanmış ve dolayısıyla benzer toplum tasniflerine ulaşmıştır. Saint-Simon’a göre tarihsel ilerlemenin her aşaması belirli bir akılcılık düzeyine tekabül etmektedir. Ona göre toplumun evrimine ekonomide, mülkiyette ve siyasal düzende somutlaşan toplumsal grup veya sınıflar arasındaki çatışmalar yön vermektedir. Bu çerçevede Saint-Simon toplumları sırasıyla çok tanrıcılık etrafında şekillenen kölelik, teizm etrafında şekillenen feodalizm ve pozitivizm etrafında şekillenen sanayi aşamalarına göre tasnif etmektedir. Doğu toplumlarını devrinin tüm Avrupalı düşünürlerinde olduğu gibi Şark despotizmi kavramı etrafında ele alan Saint-Simon, tarihsel aşamaların değişimini de despotizmden demokrasiye doğru bir geçiş olarak değerlendirmektedir.

Bütün bu çözümlemelerden üretimin ve toplumun nasıl yönetileceği sorunsalına yönelen Saint-Simon sosyalizmin ilk teorisyeni olmuştur. Onun sosyalizmi, ekonomiyi ve toplumu bilimin ve aklın ilkeleri doğrultusunda yöneten bir uzmanlar topluluğunun sosyalizmi, bir anlamda hayırsever bir ekonomik düzendir. Değişimin motoru olarak üretici sınıfların üretici olmayan sınıflarla çatışmasını gören Saint-Simon’un bu fikirleri kendinden sonra gelen ütopik sosyalistlere, ama özellikle Marx’a ilham vermiştir.

Bir dönem Saint-Simon’un sekreterliğini yapan ve ondan ziyadesiyle etkilenen Auguste Comte onun gibi ilerlemeci bir bakış ve bilime duyduğu inanç ile yeni oluşan toplumu incelemiştir. Comte’un sosyolojik çözümlemesinin temel ögeleri Montesquieu, Turgot, Condorcet ve Saint-Simon’dan gelmektedir. Turgot’nun insanlığın bir bütün olarak daima mükemmelliğe doğru ilerlemekte olduğu fikri Comte’u aşamalar arasında hiyerarşik bir ilişki anlayışına götürmüştür. Comte, Montesquieu ve Saint-Simon’dan toplumsal olayların belirli kanunlar etrafında şekillendiği fikrini almıştır. Bunları tamamlar biçimde Condorcet’ten insanlığı ileri götürenin bilim olduğu düşüncesini, ilerlemenin kaçınılmazlığını ve evreler fikrini almıştır. Ayrıca bilimin yasaların keşfinde temel rol oynadığı fikrini de ondan esinlenerek geliştirmiştir. 1789 Devrimi’nin yarattığı karmaşık dönemin neticesi olan Comte’un temel uğraşısı eski toplumdan moderne geçişin değerlendirmesidir.

Comte, bu yeni toplumsal sistemi çözümlemek üzere sosyal fizik olarak değerlendirdiği ve sosyoloji adını verdiği bir bilime olan gereksinimi savunmuş, böylece sosyolojinin isim babası olma payesini elde etmiştir.

Comte’un sosyolojisindeki bu iki boyutu düzen ve ilerleme kavramları temsil etmektedir. Sosyal statik, toplumsal düzen ve sosyal yapıyı ifade ederken; sosyal dinamik ise toplumsal ilerleme ve sosyal değişmeyi anlatmaktadır. İlerleme toplumun doğal sosyal kanunlara göre gelişmesine, düzen de uyuma atıfta bulunmaktadır.