Kırklareli’de eğitimin kalitesi giderek artıyor. Kurumsal eğitimin ilk adımları ise Osmanlı’da atıldı. Osmanlı’da kurumsal modernleşmenin başladığı 18. yüzyıl sonları, 19. yüzyıl başları modern eğitim kurumlarının da açılmaya başladığı tarihlerdir. Osmanlı Devleti, modernleşme politikaları bağlamında, öncelikli olarak yeniden örgütlenen devlet kurumlarının ihtiyaç duyduğu emek gücünü yetiştirmeyi amaçlamıştır. Ayrıca bilimsel ve teknolojik ilerlemenin koşulu olarak da eğitim zorunlu görülüyordu. Her alanda ilerlemenin emek gücü için de çeşitli alanlarda okullar açıldı.

Eğitim örgütlenmesi önce yükseköğretim ile başlamıştır ve sonra alt eğitim kademeleri hayata geçirilmiştir. Halk eğitimi 19. yüzyılın ortalarında kitle iletişim araçlarının gelişmesiyle gündeme geldi. Gerek yeni eğitim kurumlarında yetişen aydınlar gerekse yöneticiler halkın eğitimi ve genel okuryazarlığı savundular. Cumhuriyet döneminde eğitim, yeni kurulan devletin ideolojik yönelimleri doğrultusunda yeni muhtevalar kazanarak gelişmeye devam etti. Harf devrimiyle halk eğitimi yeni amaçlar kazandı. 20. yüzyılın ortalarında, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise sanayileşme politikaları çerçevesinde eğitim, ideolojik yönelimlerin yanı sıra, yeni amaçlar edinmiş oldu.

Sosyal bilimlerin Türkiye’ye girişi ise 19. yüzyılında sonralarına denk gelmektedir. Özellikle Meşrutiyet döneminde Sosyolojinin gerek entelektüel yayınlarda gerekse yeni açılan üniversitede yer etmesiyle Eğitim Sosyolojisi de gündeme girmiştir. Kabaca işaret ettiğimiz eğitimin gelişim evrelerine göre, Eğitim Sosyoloji alanında düşünürler hem eğitimin sorunlarını tespit eden hem öneriler üreten fikirler üretmişlerdir.

Ziya Gökalp’in eğitim görüşü onun siyasi yöneliminden ve sosyolojik görüşünden ayrı düşünülemez. Gökalp’in siyasi yönelimini de besleyen sosyolojik görüşü büyük ölçüde Durkheim’dan etkilenmiştir. Durkheim sosyolojisinin özellikle vurguladığı toplumsal dayanışma, Gökalp’in Osmanlı-Türkiye koşullarına uyarladığı sosyolojik görüşünün ana eksenini oluşturmaktadır. Gökalp’in bir imparatorluktan ulus devlete geçişi temellendirebilecek sosyoloji görüşü erken Cumhuriyet dönemini etkilemiştir ve bu sebeple Gökalp “Cumhuriyetin ideoloğu” olarak anılır.

Gökalp de Durkheim gibi eğitimi, toplumsal değerlerin yeni nesillere aktarılması şeklinde tanımlar28. Çünkü, Gökalp’e göre “bir cemiyet fertlerine lisanını, ahlakını, estetik zevklerini, ilmî mantıkını, teknik verilerini aşılamazsa yaşayamaz. İşte, cemiyetin (toplumun) fertleri üzerinde tatbik ettiği bu sosyalleştirme işine terbiye (eğitim) adı verilir.” Gökalp bu eğitim görüşüyle işlevselci yaklaşıma sahiptir. Ancak bu yaklaşımı sadece aktarmakla kalmamış Türkiye koşullarına uyarlamış ve geliştirmiştir. Onun eğitim görüşlerini ortaya koyduğu yıllar savaş yılları ve imparatorluktan milli bir kimliğe dayanan ulus devlete geçiş sürecidir. Bu yüzden onun eğitim görüşü bu yeni kimliğin tanımlanıp ortaya çıkarılması ve pekiştirilerek yeni vatandaşlık anlayışının üretilmesinde rol almıştır. Bu çerçevede savaş yıllarının buhran yılları olarak kolektif şuuru canlandıracağını düşünür.

Kolektif şuur (bilinç) toplumun değer yargılarından ve toplumsal mefkureden (idealler) oluşur. Bir toplumun değer yargıları o toplumun dini, ahlaki, estetik ve hukuki ilkelerinden oluşur ki, bu değerlerin bütününe kültür denir. Kolektif şuur içinden geçtiği tarihi sürece göre değişir. Bazen durgun bir haldedir ve bireylerin üzerindeki etkisi çok az hissedilir. Fakat buhran zamanlarında canlanır ve toplumsal idealler bu buhran zamanlarında gelişir.

Bir toplumda etkili olan en önemli idealler vatanseverlik, kahramanlık ve diğer erdemlerdir. Değer yargılarını, kolektif şuuru ve idealleri kapsayan kültür toplumun vicdanında yerleşiktir. İşte, eğitim “bu kültürü, o kavmin fertlerinde ruhî melekeler haline getirmektir.” Dolayısıyla eğitim özellikle buhran zamanında toplumun ihtiyaç duyduğu idealleri güçlendirir ve toplumsal bütünlüğü ve dayanışmayı güçlendirmede rol alır.

Eğitim kültürü bireylerin ruhî melekeleri haline getirdiğine göre kültürün unsurları eğitime şekil veren ana etmenlerdir. Dil, din ve sanat kültürü oluşturan ve eğitimi şekillendiren temel toplumsal kurumlardır. Gökalp bu üç toplumsal kurumla eğitim ilişkisini milli kimliğin inşası olarak beliren amaç çerçevesinde açıklar.

Dil, bir milleti millet yapan en temel kültürel unsurdur. Bir çocuğun çevresinden öğrendiği ilk ve hayati bir unsur olduğu için de eğitimle doğrudan ilişkilidir. Ayrıca bireyin toplumdan edindiği din, ahlak, estetik gibi değer yargılarının aracı olduğu için de önem derecesi yüksektir. O yüzden milli kimliği inşa edecek olan milli eğitim dil konusunda belli hassasiyetleri öncelemelidir. Buna göre dilde sadeleştirilmeye gidilmeli ve Arapça, Farsça kelimelerden yerleşmiş olanlar Türkçe sayılmalıdır. Türkçede birliğe gidilerek İstanbul dili yazı dili olarak seçilmelidir. Bu noktada Gökalp’in modern terimlere açık, fakat İslami ıstılahtan uzaklaşmayan, ama aynı zamanda imlayı Türkçeleştiren bir dil anlayışına sahip olduğu görülmektedir.