Örgütlü Toplum
Bu dönemin daha önceki zaman dilimlerinden en önemli farkı “örgütlü toplum” düzenine geçilmesidir. 23 Aralık 1876 tarihli I. Meşrutiyet anayasası 13. maddesiyle sadece ticari örgütlenmelere (şirketleşmeye) hak tanımıştır. Ayrıca spor kulüplerinin kuruluş yılları da I. Meşrutiyet / Sultan II. Abdülhamit yıllarına kadar uzanır (ör. BJK’nin kuruluşu: 1903). II. Meşrutiyet’te ise Kanun-i Esasî, 1909’da yapılan bir değişiklikle her türlü cemiyet kurma ve gösteri hakkını teminat altına almıştır. II. Meşrutiyet yıllarında iktidara talip olan partilerden, azınlık derneklerine, çeşitli meslek derneklerine, hatta yarış atlarının cinslerini iyileştirmek isteyenlere, eğitim amaçlı olanlara kadar ve daha akla gelebilecek her alanda çeşitli cemiyetler kurulduğunu görürüz.
Bu özelliğinden dolayı, II Meşrutiyet yıllarında yürütme gücü toplumu yönlendiren yegâne güç olmaktan çıkmıştır. Artık yasama organı Meclis-i Mebusan, parlamentoda danışma kurulu niteliğindeki Meclis-i Ayan, muhalefet partileri ve basındaki muhalefet hareketi de kamuoyunu yönlendirmede etkilidir.
Fikir Akımları
II. Meşrutiyet yılları, siyasî ve ideolojik tablo bakımından hayli çeşitlidir. Bunları Batıcılık, Osmanlıcılık, İslâmcılık, Türkçülük, Sosyalizm, Meslek-i İçtimaî olarak sıralamak mümkündür. Esasen Batıcılık, daha çok Batı medeniyetinin seviyesini yakalama olarak yorumlandığı için bir ideoloji olmaktan çıkmış, aydınların ortak noktalarından biri olmuştur.
Osmanlıcılık, devletin dağılma tehlikesi karşısında, din, dil ve ırk farklılığını bir tarafa bırakarak Osmanlı vatandaşlığı ortak paydasında siyasî birlik kurma gayretidir. Fakat Balkan Savaşları sonrasında fiilen hükümsüz kalmıştır.
İslâmcılık, devlet düzeninde İslâm hukukunu uygulamak yanında bütün Müslümanları (özellikle Osmanlı sınırları içindekileri) birlik hâlinde tutma çabasıdır. Fakat I. Dünya Savaşı sonunda imparatorluktan sınırları olabildiğince daralmış bir devlete varılınca, İslamcılık siyaseti fiilî olmaktan çıkıp teorik bir gayret hâlini almıştır.
Türkçülük diğer fikir akımlarından farklı olarak önce siyasî bir görüş olarak değil bir bilim faaliyeti olarak gelişmiştir. Türk Derneği, Türk Yurdu Derneği bu çalışmaların II. Meşrutiyet’in başlarındaki çatısıdır. Fakat II. Meşrutiyet yıllarının siyasî şartlarından dolayı bu çalışmalar giderek siyasî özellik kazanmıştır. Türkçülüğü, Osmanlı Devleti içinde Türklerin etkili olması şeklinde anlayanlar bulunduğu gibi, Türkiye Türklüğü ve Dünya Türklüğünün birliği şeklinde anlayanlar da vardır.
Sanayileşmemiş bir toplumda işçi sınıfı bulunmayacağı için Sosyalizm, II. Meşrutiyet’in başlarında zayıf biçimde sosyal adaleti savunmakla kalmıştır.
Meslek-i İçtimaî taraftarlığı, Prens Sabahattin’in “teşebbüs-i şahsî ve adem-i merkeziyet” şeklinde formülleştirdiği görüştür. İktisadî alanda özel teşebbüsü, yönetimde ise merkezin yetkilerini eyalet yönetimlerine devretmeyi öngören bu görüş federatif bir yapı önermiştir.
Azınlık Irkçılığı
Bütün aydınlar II. Meşrutiyet’i, Osmanlı toplumu için bir kaynaştırma, birleştirme projesi olarak görmüşlerdir. Ancak II. Meşrutiyet yılları, Osmanlı toplumu için tam bir ayrışma getirmiştir. Esasen
II. Meşrutiyet Döneminin Belirgin Özellikleri
Geçtiğimiz hafta verilen ara tatilde Pınarhisar ilçesinde bir okulda görev yapan eski edebiyat öğretmenimle görüşme şansı elde ettim. Kendisiyle fırsat buldukça bir araya gelip edebiyat üzerine konuşuyoruz. En son görüşmemizde ise II. Meşrutiyet öncesi ve sonrasında edebiyat hakkında sohbet ettik.
“Düvel-i Muazzama” olarak anılan Batılı güçlü devletlerin “Şark Meselesi” dediği şey, Osmanlı’nın ayrışmasıdır. Bu tip hareketler, II. Meşrutiyet öncesinde de vardır. Gizli veya yasal olarak yürütülen ırkçı faaliyetler, I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devletinin fiilen ve hukuken ayrışmasıyla neticelenmiştir.
Bütün bu hengâme ortamında, Osmanlı Devletinin kurucu unsuru olan Türklerde de millî kimlik arayışı başlamıştır. Türkler dışında bütün Osmanlı unsurlarının II. Meşrutiyet öncesinde kendi adlarıyla ırkî dernekleri/komiteleri vardır. Adında “Türk” kelimesi bulunan ilk kuruluş ise II. Meşrutiyet’in ilanından kısa bir müddet sonra İngiliz idaresi altındaki Kıbrıs’ta Lefkoşa’da kurulan “Türk Teâvün Cemiyeti”dir. 25 Aralık 1908’de İstanbul’da kurulan “Türk Derneği” nin ırkî bir hüviyeti yoktur. Daha sonra Türk Ocağı (25 Mart 1912) kurularak Türkçü çizgideki derneklere model teşkil etmiştir.
Siyasetle ilgilenmek de II. Meşrutiyet aydınlarının müştereklerinden biridir. Bu tablo, örgütlü toplum olmanın bir gereği ve sonucudur. Fakat siyasetle ilgilenme o derece ileriye varmıştır ki Kasım-Aralık 1908 seçimleri, çok partili bir ortamda yapılmamıştır. Mebuslar, İttihat ve Terakki çatısı altındadır. 31 Mart Olayı’ndan (1909) sonra Hizb-i Cedit adıyla ortaya çıkan grup, daha sonra Hürriyet ve İtilâf Partisi’nin kurulmasını sağlayacaktır. Ardından başka bölünmeler de olacaktır.
II. Meşrutiyet yıllarının en geniş, en nüfuzlu siyasî teşkilatı, hiç şüphesiz İttihat ve Terakkî Cemiyeti/Fırkası dır. II. Meşrutiyet’in ilanından Cumhuriyet’e uzanan süreçte kurulmuş siyasî parti sayısı 28’dir.
Siyaset merakının kamu görevine galebesi, ilk dört yıllık Meşrutiyet tecrübesinin ardından, 1912’de iki mühim netice vermiştir: Halaskâr Zabitân Hareketi ve Babıali Baskını’yla askerlerin politikaya el koyması ve askerlerin seçme hakkından mahrum edilmeleri. Bunlar, demokrasi tarihimiz açısından fena puanlar olduğu gibi, memleketin içinde bulunduğu buhranlara kısa vadede bile çözüm getirmemiştir.
Sıkı bir idare altında uzun müddet susmuş bir toplumda birdenbire herkes her şeyi konuşmaya başlamıştır. Böylece birikimi bulunan herkes, siyasî hayata katkıda bulunmuştur.
II. Meşrutiyet Dönemi aydınlarının ortak yönlerinden biri de Sultan II. Abdülhamit aleyhtarlığıdır. 27 Nisan 1909’da padişahlıktan düşürülen Sultan II. Abdülhamit aleyhinde, basın yoluyla açık bir suçlama furyası başlar. Hemen hemen aydınların tamamı Sultan II. Abdülhamit aleyhtarıdır. Mizah gazetelerinin bitmez tükenmez malzemesi Sultan II. Abdülhamit ve onun devlet ricalidir. Pek çok piyesin olay örgüsü, Sultan II. Abdülhamit tarafından sürgün edilmiş kahramanın hürriyet ilan edilince İstanbul’a dönüşü ile ilgilidir. Bu tür eserlerin yapıları bile birbirine çok benzer. Verilen mesaj ise tek ve nettir: Her türlü kötülüğün kaynağı istibdat idaresidir. Bu, tam bir “devr-i sabık”, “devr-i istibdat” edebiyatıdır.
Abdülhamit aleyhtarlığında bütün kanaat önderleri hemfikirdir. İslâmcılardan, adem-i merkeziyetçilere, Türkçülerden, Osmanlıcılara kadar aklımıza gelebilecek her kanattan aydın, Sultan II. Abdülhamit aleyhtarlığında birleşir. Bunlardan bir kısmı daha sonraki yıllarda Sultan II. Abdülhamit’e hak verir nitelikte beyanlarda bulunmuşlardır.